“Güneş mutsuz gözlerinizin önünde yükselmeye ve rüzgar saçlarınızı savurmaya başladığında, ne güzel bir kadın ne de sorumluluklarınız sizi önünüzde uzanan ölümsüz maceraya doğru atılmaktan alıkoyabilir.”
Karmaşık ve büyüsel karakterler deyince akla gelen pek çok isim vardır. Fantastik dünyaları sevenlerin sayısı da şu yaşadığımız modernlik, gerçeklik tutkusuna karşın her gün artıyor. Birbirinden farklı dizi, film ve kitapların kahramanları belli türlerin önemli örnekleri olarak hafızamıza kazındı bile. Kimimiz vahşi ormanlarda dolaşan kaslı savaşçıları, kimimiz hem sihir hem de kılıç kullanabilen hünerli ırkları seviyoruz; bir kısmımızın gözdesi ise kadim sırları elinde tutan bilgeler. Peki ya arada kalanlar? Ne iyi ne de kötü diyemeyeceğimiz, ama bir şekilde bizi kendisine bağlayıp şeytan tüyü takanlar? Pek çok farklı gizemli kişi ayrı ayrı yazıları hak etse de ben sizlere kırılgan olduğu kadar da güçlü birinden bahsetmek istiyorum: Kendisi benim eski aşklarımdan ve bu aşk hiçbir zaman sönmedi. Yine de baştan söylemeliyim ki bu yazı tam olarak bir kitap ya da karakter inceleme yazısı değildir. Kahramanımızdan başlayıp gizemli bir nehir boyunca yol alacağız; eğer siz de eşlik ederseniz. Umarım kaybolmayız!
Fantastik dünyada bir erkek baş kahraman düşünün ki alışıldık tiplemelerin dışında, kendi iç çekişmeleriyle ve fiziksel yapısının getirdiği güçlüklerle yüzleşerek yaşamak zorunda olan. Savaşçı, ama Witcher ya da Conan gibi kas gücünün avantajını kullanmıyor; çekiciliğiyle öne çıkmıyor. Bir adam düşünün ki narin bedeninden beklenmeyecek ölçüde büyük yıkımlara yol açabiliyor. Öyle ki kullandığı kılıcın adı bile “Fırtına Getiren”. O, 1961 yılında dünyaya gelse de döneminin ötesine uzanan öyküsüyle sanılandan da fazla esere ve oyuna ilham veren, yeni maceralara giden kapıları açan bir anahtara dönüşmüş. Eh artık kendisini sahneye davet edelim ve adıyla sanıyla Melnibone’lu Elric diyelim. Blind Guardian’ın şarkısında geçtiği gibi;

“white hair and red eyes
he’s holding the crown
the king of the island”
Savasçı, büyücü ve imparator Elric hakkında uzun uzun konuşmadan önce bu özel ruhu yeryüzüne indiren kişiden; yazar Michael Moorcock’dan kısaca bahsedelim.
İngiliz yazar Moorcock, en az Elric kadar önemli birisidir. Yazarlık, editörlük ve politik yönlendirmeleri dışında müzik konusunda da azımsanamayacak katkıları vardır. Blue Öyster Cult ve Hawkwind gibi rock tarihinin sıra dışı tarzlarıyla bilinen gruplarıyla yakın etkileşimi olmuştur. Michael Moorcock & The Deep Fix isimli kendi müzik projesiyle de ilgi çekici çalışmalar yapmıştır. Kendisini bir anarşist ve pragmatist olan niteleyen yazar eserlerinde de kalıpları kırmaktan çekinmemiştir. Fantastik edebiyatın yapıtaşlarından biri olmakla beraber Bilimkurgu ile de yakından ilgilenmiş, türün değişimine katkıda bulunmuştur. Kitaplarında sık sık farklı teknolojik buluşlara ve büyüyle bilimin kesiştiği bölümlere rastlarız. İngiliz bilimkurgu dergisi New Worlds’ün editörlüğünü yapan Moorcock edebiyata bir bakış getiren, teknolojiden çok karakter odaklı Yeni Dalga akımının da gelişimini sağlamıştır. “İşte İnsan” romanı ile Nebula Ödülü’nü kazanan yazar Dünya Fantezi Ödülü, İngiliz Fantezi Ödülleri gibi ödüllerin de sahibidir. Çoklu evren temasını hayranlık uyandırıcı bir biçimde kullanırken farklı evrenlerdeki kahramanların da benzer ve değişken yapılarını gözler önüne serer. Elric’e göre klasik kahraman tipine daha yakın olan romantik ve adil Lord Hawkmoon da savaşçı yanı öne çıktığı zaman çılgınlaşır. Hizmet ettiği gücün kaotik yanlarıyla da yakınlaşır ki bu seri de bilimkurguyla fantastik edebiyatın kışkırtıcı bir sentezidir. Öyle ki zamanında gençler için Moorcock okumak bir tür asilik ve erginlenme göstergesiydi.
Şimdi iki gözümüzün solgun çiçeği, gönlümüzün albino kelebeği Elric’e dönelim. Ünlü karakterlere ilham verse de kendisi asla onlar gibi geniş hayran gruplarına ulaşamamıştır. Elric’in ardından gelen Raistlin Majere, Drizzt Do’Urden gibiler ise kült isimler olarak anılırlar. Uzak akrabaları arasında Targaryenleri (Melnibone halkının ejderha bağlantısını da gözden kaçırmamak gerekir), Gerald of Rivia’yı da sayabiliriz. O, fantastik edebiyatın tutkulu takipçilerinin bile tam olarak anlayamadığı karmaşık biridir. Elric Destanları biraz daha özel bir alana, Kılıç & Büyü türünün kapsamına girer. Moorcock’un yaşadığı döneme olan eleştirel bakışı yansıtırken, özellikle de genç erkeklerin açmazlarıyla ilgili sembolik bir yanı da vardır. Ölüm ve yaşam onun kırılgan ruhunun içinde yer bulur. Yer yer derin felsefi iç hesaplaşmalar yapar. Unutmamak gerekir ki o yıllarda bu türün okurları şimdikine göre daha azdı ve Micheal Moorcock henüz genç bir yazardı. Yaratım sürecinde yazarın Anthony Skene’in Monsieur Zenith the Albino karakterinden de yola çıktığı bilinmektedir. Masaüstü oyunlarının da etkisi açıktır.
Elric’in elflerle ve vampirlerle olan benzerlikleri gözden kaçmaz. İsminin bile başlı başına elf bağlantılı olmasının dışında insan güzellik anlayışına pek uymayan, tekinsiz cazibesiyle akılda yer eder. Bedenen zayıf olan bu albino kahraman, özel güçleri sayesinde hayatta kalan melankolik bir büyücüdür. İçinden çıktığı burnu havada, empati duygusundan yoksun halka pek benzemez. Dengeye inanır, duygusaldır ve karmaşıktır. Sevdiği kadın için karmaşa ve dehşetin kalbine gidip zorlukla ayakta tuttuğu bedenini kana ve ruha susamış bir kılıçla bağlaması ölümle yaşam arasında lanetli bir köprü gibidir. Elric’in laneti aynı zamanda kutsamasıdır. Güçlerini ve kılıcı kontrol edebildiğine inanmak istese bile sık sık içinde kabaran açlığa yenik düşerek kılıcın iradesine boyun eğer. Düzenle kaos arasında pinpon topu gibi gidip gelir.

Fırtına Getiren benzeri başka bir kılıca da Northman (Kuzeyli) filminde rastlarız. Draugr da aynı şekilde kurban ister. Prens Amleth onun sayesinde özel güçlere sahip olur.
Filmde bu kılıç yalnızca gece kullanılabilir; tıpkı vampirler gibi karanlıkta avlanır. Elric’in kişiliği oldukça erkeksi Viking prensinden farklıdır elbette ve öldürdüğü kişilerin ruhunu almak ona güç verirken kendinden nefret etmesine de neden olur.
Elric’i biraz daha iyi tanıyabilmek için elf kelimesinin kökenlerine inince ilginç bilgilere rastlıyoruz. Elflere eski İngilizce’de ælf ön Almanca’da ɑlβ(i)innjō eski Nordik dilinde ise alfr denilmektedir. Genellikle beyaz olan, solgun ya da parlayan anlamında kullanılır. Mitolojide elf, peri. Edda, Ljósálfar (Aydınlık Elfler) ve Dökkálfar (Karanlık Elfler) olarak ikiye ayırır. Edda’da elflerin oturdukları bölge Álfheimar’dır ve kralları da Frey’dir. Geçmişte Kuzey bölgesinin iki büyük nehir arasında yer aldığı düşünülüyordu; Gautelfr ve Raumelfr. Mitolojik zamanlarda bu ara bölge Álfheimar olarak isimlendirilmişti ve sakinleri Álfar [: elfler] idi.” Ayto’ya göre; “Elfler, Germen efsanelerinde sahip oldukları olağandışı güçler sayesinde insanların yararına ya da zararına büyü yapabilen varlıklardır. Zararlı küçük cinler haline dönüşmeleri 16. yy’dan sonradır. Dinlerin etkisiyle tüm folklorik varlıklar aynı şekilde anılmaya başlanmıştır. Örneğin hem elfler için hem de fiziksel olarak farklı betimlenen gnomelar için de cin denmiştir. Varyantları ‘Alfr’ ve ‘Alp’tır ki alpler de Germanik folklorde bir tür kötü ruh, vampir anlamında kullanılır. Şekilleri her zaman net değildir, hatta zaman zaman kelebek oldukları bile söylenir ki aynı benzetme vampirler için de geçerlidir. Walshe’in tartışmalı varsayımına göre ise kök, Sanskritçe rbhus” (:kurnazlıkta usta bir çeşit peri) kelimesidir. Buna karşılık elf, alf ya da alfr kelimelerinin dilbilimsel olarak Sanskritçe ile bağlantılı olup olmadığı tartışmalıdır.
Batı dillerinde genel olarak “beyaz” anlamına gelen “Alb” le karşılaştırılabilir. Etrüsk kökenli olduğu düşünülen Beyaz Tanrıça Albina/Albine Latince yine beyaz-parlak anlamındaki Albus kelimesine kaynaklık etmiştir. Elf, Avrupa dillerindeki popüler bazı bileşik kişi isimlerinin de unsurudur; Alfred (Ælfræd), Alvin (Ælfwine), Eldridge (Ælfric) gibi. Elfler atmosferin dünya yüzeyine yakın bölgede ve dünyanın iç ölgesinde yaşarlar. Birinciler Alfheim’de yaşayan Aydınlık Elfler (: Ljósálfar), ikinciler Karanlık Elfler (: Dökkálfar) olarak anılırlar.

Snorri, Aydınlık Elfler’in güneşten daha sarı, Karanlık Elfler’in ise ziftten daha kara olduğunu yazar. Aydınlık Elfler ile Karanlık Elfler erken dönem inanışlarında birbiriyle iç içe geçmiştir. Bazı elflerin davranışları ve görünüşleri insanlar gibidir ve yaşadıkları yerler tümseklerdir. Kendilerini insanlara zaman zaman gösterirler ve onlara yakınlık durumlarına göre iyilik ya da kötülük yaparlar. Örneğin savaş sırasında bazı ordulara yardım ettikleri söylenir. Buna karşılık insanları ve hayvanları büyüleyip hastalandırmalarına İzlanda dilinde “álfabruni” (elf çarpması) denir. Bu yüzden insanlar onların yakınlığını kazanmak için, yaşadıklarına inanılan tümseklerde ve tepeciklerde “álfablót” denilen sunu törenleri düzenleyip kurban sunarak ibadet ederlerdi.
Elfler ölümün ve doğanı ruhlarıdırlar, eski ırkların hatıralarıdırlar, rüyalar ya da hayaller onlardan sorulur. Teksas çizgi romanındaki “Canını Albızlar Alası!” bedduasını bilenler olabilir. Eski bir Türk bedduası olan bu sözde yer alan ‘Albız’ kötü ruhlar için kullanılır. Albıs, almış, albin, almaz gibi isimler farklı Asya halklarınca kullanılmıştır. Al Karısı da bunlardan biridir. Sümerlerdeki Al Tanrısı ile de ilişkilidir. Sümerlere göre insanların göğsüne ağırlık vererek soluğunu keser, hastalık yayar.
Tüm bunların ışığında Moorcock’un yalnızca yeni şeyler deneyen, hevesli bir yazar olmadığını anlayabiliyoruz. Kendisi kötü fikirlerle anılmaktansa kötü yazar olmayı bile kabullenebilecek biridir. Onun için yarattığı evren ve işleyişi önemlidir; kitapları bize uzun uzun incelenebilecek zengin katmanlar ve üzerine düşünülecek konular sunar. Kaosun gerçek çocuğu diyebileceğimiz Elric ise elflerin zıt yanlarını içinde taşıyan derin bir karakter olsa da ardıllarının gerisinde kalmış, fantastik edebiyatın içinde gizli bir hazinenin haritası gibi ancak belli kişilerin çözebildiği izler bırakmıştır. Belki de iyi ki öyle olmuştur; böylece kendisini yeniden keşfedebiliyoruz.
Melnibone’un giderek gücünü kaybetmesi gibi elfler, periler ve ejderhalar bir süreliğine bilincimizin karanlık köşelerinde uykuya dalsalar da hiç kaybolmadılar. Hep bir şekilde ortaya çıkmanın yollarını buldular. İşte tam bu kaotik zamanlarda daha güçlü uyanıyorlar; belki de bizi kendi içimizde bir yolculuğa çağırıyorlar.
Düşsel zamanlar ve yeni evrenlerde görüşmek üzere.
Kaynak: BelgeselTarih & Wikipedia
Hazırlayan: Evrim Gökçelik (2024-2025)

Bir yanıt yazın