Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll tarafından 1865 yılında yayımlanan fantezi türünde bir romandır. Çocuk edebiyatının en tanınmış klasiklerinden olan bu roman 2010 yılında Tim Burton tarafından yönetmenliği üstlenilerek vizyona girmiştir. ABD yapımı fantastik-macera türüne sahip bu film, Burton’ın gişe başarısı en yüksek olan filmi seçilmiştir.
Alice Kingsleigh, çocukluğundan beri hep aynı rüyayı görmektedir. Gençlik yıllarına ulaştığında da bu rüya tekrar ederken bir yandan da gerçek hayatında istemediği durumlar da yaşanmaktadır. Beklenmedik bir evlilik teklifiyle karşılaşan Alice, soluğu mavi yelekli tavşanı takip etmekte bulmasıyla asıl konuya geçiş yapılmaktadır. Tıpkı Matrix’teki Neo’nun uyanışı gibi. Beyaz tavşanın sembolik anlamı; merakla gizemin peşinden gitmek, asıl uyanış sürecinin başlaması ve gerçeğin kapılarını aralamak için oluşan o küçük cesaret kıvılcımıdır. Jung’un kolektif bilinçdışı kavramına göre beyaz tavşan bir habercidir. Bu haberci, kahramana yola çıkma çağrısını gerçekleştiren bir motiftir. Ardından Alice, eşiği geçmek için kekler yemekte ve iksirler içmektedir. Bu noktada fiziksel görünümü değişmekte ve eski kimliği geride bırakılmaktadır. Başlarda kahraman olduğunu kabullenmeyen Alice, kimseyi öldüremeyeceğini de belirtmektedir. Ancak Jung’un benlik arketipine göre kahraman, bireyleşmek için önce kendi gölgesiyle ve korkularıyla yüzleşmek zorundadır. Tabii aynı zamanda yüzleştikten sonra bu durumla bütünleşmelidir de.
Katıldığı partiden beyaz tavşanı görmesiyle uzaklaşan Alice, meraklı ve hayal gücü geniş bir kızdır. Bu esnada tavşan deliğinden düşerek Harikalar Diyarı’na adım atan Alice, bunun yine aynı rüya olduğunu düşünmektedir. Alice, bu evrende birçok fantastik karakterlerle tanışmaya başlar. Bunların içinde; öncelikle beyaz tavşan, Şapkacı, mart tavşanı, Cheshire kedisi, mavi tırtıl, kalpler kraliçesi, ikiz kardeşler gibi birçok karakter yer almaktadır. Aynı zamanda bu filmde konuşan çiçekler ve konuşan hayvanlar da bolca bulunmaktadır. Dev mantar ormanı, yıkık dökük savaş meydanı gibi birçok farklı sahne ve büyüleyici atmosfer, bu fantastik dünyayı zenginleştiren özellikler arasında yer almaktadır. Joseph Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” adlı kitabında kahraman, maceraya atılır. Belirleyici bir kriz eşğinden ve sınavlardan geçer, evine değişmiş ya da dönüşmüş olarak geri döner. Bu filmde de Alice, tüm aşamaları tamamlayarak eski benliğini geride bırakmaktadır. Alice tavşanı görür, hemen yakalamaz ancak izlemeye başlar, doğaüstü yardımlarla karşılaşır ve ardından balinanın karnındadır. Yani bilinmeyen bir dünya ile karşı karşıya kalır. Eşikleri geçer, kalpler kraliçesiyle karşılaşır, sarayın içerisine adımını attığında kimliğini gizler ve ondan istenen vorpal kılıcını bulmaya çalışır. Hatta bu kılıcı alabilmek için onu daha önce kovalayan ve yaralayan Bandersnatch ile karşı karşıya kalır. Bandersnatch’in düşen gözünü verir ve ondan sadece merhamet bekler. Tabii ki bu vahşi yaratık Alice’in yaptığı jeste karşılık tasmasında bulunan anahtarı ona yaklaştırır. Böylece Alice, savaş meydanında yenmesi gerektiği ejderha görünümlü yaratığa karşı bu kılıcı kullanması gerektiğini de anlamıştır. En sonunda kendi mantığını koruyarak bu kaotik ortamdan çıkmanın yolunu bulan Alice, ondan bekleneni yani çizilmiş olan kaderi değiştirmesi gerektiğini de kabullenmiştir. Kalpler kraliçesini savaş meydanında yenmeli ve ejderha görünümlü yaratığı öldürmelidir. Alice her ne kadar sorgulasa da bunu yapmak zorunda olduğunu bilecek kadar olgun bir karaktere sahiptir. Bu sebeple önce diyardaki masum halkı kurtarmalı ve evine ancak o şekilde dönmelidir.


Bir yandan beyaz kraliçe “Alice, hayatını başkalarını memnun ederek yaşayamazsın” derken, diğer yandan kızıl kraliçenin etrafında bulunan herkesin bir bir maskesi de düşmektedir. Bu da Jung tarafından ortaya atılan “persona” tanımıyla oldukça ilgili bir durumdur. Persona; bir bireyin dış dünyaya karşı sunduğu roldür. Bireyler, dış dünyaya uyum sağlayabilmek ve kabul edilmek için bu imajı değiştirmeyi tercih etmektedir. Alice tıpkı resmedilmiş o kader gibi zırhını kuşanıp kılıcını eline alarak korkusunu da, eski benliğini de geride bırakmaktadır. Onu zafere götüren de “cesurluk” ve “ sevgi” teması olmaktadır. Ordular birbirleriyle savaşırken Alice en yüksek tepeye çıkarak Jabberwocky adındaki yaratıkla savaşarak ve o son eşiği aşarak onu alt etmeyi başarmaktadır.

Savaş meydanında yenilgiye uğrayan kızıl kraliçenin etrafındaki her asker ise ellerindeki kılıcı bırakırken, ona daha yakın olan karakterlerin ise gerçek yüzleri ortaya çıkmaktadır. Düşen maskelerin ardından “korku salmak, sevilmekten daha iyi” diyen kızıl kraliçe aslında sevgiye inanmadığını ve sevginin daima rol olarak kullanıldığını da belirtmektedir. Kızıl kraliçedeki taç, görünmez olabilen Cheshire kedisi sayesinde beyaz kraliçeye geçerken, Alice ise kahraman ilan edilmektedir. Sürekli “kellesini uçurun!” emri veren kızıl kraliçe ise yine de öldürülmeyip sürgüne gönderilerek 2. seri için perde aralamaktadır. Alice, öldürdüğü yaratığın kanını içip evine döneceği an, film boyunca ona destek olan Şapkacı “kalabileceğini” belirtmektedir. Ancak Alice, Harikalar Diyarı’ndaki serüveninin şimdilik sona erdiğinin ve kalamayacağının da farkındadır.

Filmin başlarında “eskiden çok daha… Çokluydun. ‘Çokluğunu’ kaybetmişsin.” diyen Şapkacı, Alice’in özgünlüğünü yitirdiğini düşünmektedir. Ancak filmin sonunda Alice, bir ağacın dibinden çıkarak gerçek dünyaya tekrar ayak basmaktadır fakat eski Alice artık yoktur. Evlilik teklifini reddederek kariyeri için ilerlemeyi tercih etmektedir. Burada ağaç sembolü hem bir geçit hem de mitolojideki hayat ağacına gönderme olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem gerçeklik hem de Harikalar Diyarı için köprü görevi gören bu ağaç, kahramanın dönüşüm yolculuğundaki başlangıç ve bitiş noktasına atıf yapmaktadır. Böylece benliğe dönüş yapılarak bireyselleşme süreci tamamlanmaktadır. Filmin adı açar ibare olmaklar beraber, bolca fantastik sembollere rastlanmakta ve karakter gelişimi açısından zengin bir anlatıma sahiptir diyebiliriz.
BONUS:
AYNANIN İÇİNDEN
2016 yılında vizyona giren devam filmi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu filmde Alice, evindeki aynadan geçerek satranç tahtası gibi düzenlenmiş bir evrene yolculuk yapmaktadır. Canlı olan satranç tahtasında Alice bir piyonken, kraliçeye ulaşmak için türlü çabalara girmektedir. Zaman, mevsimler ve hatta mantık bile tersine işlenmektedir. Ayna sembolü burada; yansıma, kimlik sorgulaması ve dünyanın tersine dönüşünü simgelemektedir. Kırmızı ve beyaz kraliçeler/kardeşler ise zıt güçleri temsil etmektedir.
Kahraman arketipimiz Alice, haberciler beyaz tavşan ve ayna, akıl hocaları ise Cheshire kedisidir. Kaosun temsilcisi yani gölge arketipi kızıl kraliçe olurken; kuralları bozarak düşünce kalıplarını kıran düzenbazlar ise Mart tavşanı ve Şapkacı’dır. Her iki filmde de ortak bazı noktalar bulunmaktadır. Bunlar; kimlik arayışı, mantık oyunları, rüyalar, eşik geçme ve ying-yang yani iyiliğin ve kötülüğün dengesidir.
Aynı zamanda kızıl kraliçenin aslında doğuştan kötü olmadığı, geçmişte yaşadığı travmaları ve karakter zaaflıkları bu seride işlenmektedir. Ailesi tarafından dışlanan, küçümsenen ve sevilmeyen bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Kardeşinin (beyaz kraliçenin) yalanı ve ihaneti ile güvensizliğinin temelleri de çocukluk yıllarında atılmaktadır. Iracebeth (kızıl kraliçe) için en küçük saygısızlık, aslında kişinin imzaladığı bir ölüm fermanıdır. Bu sebeple sürekli “uçurun kellesini!” diye haykırmaktadır. Sarsılmış otoritesi ve yalnızlığı sebebiyle onun için hükmetmenin tek yolu, korku salmaktır. Böylece izleyici anti-kahraman olan Iracebeth’i anlayarak empati de yapmaktadır.
Yazan: Lale KARAKAYA

Bir yanıt yazın