Hayalci (Strange The Dreamer) Kitap İncelemesi

Duman ve Kemiğin Kızı serisi yazarı Laini Taylor’ın kaleminden çıkan, dilimize Hayalci adıyla çevrilen kitabı her zamanki gibi yaratıcı, umut dolu ve bir o kadar da gizemli.

“Harika ve canavarlarla dolu,” demişti kız. “En güzel hikayeler böyledir.”

Ana karakterimiz Lazlo Strange, Zosma Krallığı’nın kütüphanesinde çalışan, adını bile sonradan almış bir savaş yetimidir. Aslında aklı efsanelerle, büyüyle ve görünmez şehir Hıçkırık ile dolu bir “hayalci.” diyebiliriz. Kimse bu şehrin varlığına ve efsanelerine inanmasa da Lazlo’nun en büyük hayali şehri bulmak ve gizemini çözmektir. Bu yüzden üstatlarının da pek ciddiye almadığı, “tuhaf” olarak nitelendirilen bir çocuktur. Zosma Krallığı’nın kütüphanesinde çalışıp kimsenin merak etmediği şehir hakkında araştırmalar yaparak büyür.

Simyacıların aksine, Lazlo gibi kütüphaneciler söz hakkı olan veya eğitim verilen kişiler değillerdir. Bu yüzden en büyük sırları keşfedecek kapasitesi olsa da kimse ona inanmaz. Bir gün, krallığın en ünlü simyacısı Thyon Nero ve Lazlo’nun yolları tesadüf eseri kesiştiğinde beklenmedik olaylar zinciri gelişmeye başlar. Görünmez şehir Hıçkırık’tan Eril Fane adında bir lider ve savaşçı kafilesi, Zosma Krallığı’na yardım istemeye gelir. Çeşitli biginlerden oluşan bir ekip oluşturup  yola çıkarlar. Krallıktan Hıçkırık’a uzanan bu yolculukta Lazlo ve diğerleri karşılarına çıkan yeni gizemlere cevap bulmaya çalışırlar. Hıçkırık’a aslında ne oldu? Neden yardıma ihtiyaçları var? Lazlo’nun rüyalarına giren mavi tenli genç kız kim ve ondan ne istiyor? Varlıklarından haberdar olmadıkları tanrılar, canavarlar nereden geldiler? Bu serüvende Lazlo gücünü, kim olduğunu ve beklenmedik bir aşkı keşfediyor.

Bilirsiniz, bazılarımızın hayalleri göz ardı edilir, önemsiz bir insan muamelesi görürüz ve yeteneklerimiz hafife alınır. Eğer size dayatılmakta ısrar edilen fikirlere direnecek iradeniz ve inancınız yoksa potansiyeliniz de sizinle birlikte yitip gider.

“Hayat öylesine yaşanmaz çocuk,” dedi. “Hayatı yaşanır kılman gerekir. Unutma. Tutkuyu ihmal ettiğinde ruh körelir.”

Laini Taylor, her zaman umudu vurgulayan, inançlı karakterler yaratan bir yazar. Lazlo Strange de suratına düşen bir masal kitabıyla burnunu kırmasına, alay edilmesine ve göz ardı edilmesine rağmen Hıçkırık’ın ve tüm canavarlarla dolu efsanelerin gerçek olduğuna inanıyor. Biz de onun maceralarına eşlik ederken ne kadar haklı olduğunu görüyoruz.

“Neredeyse her zaman aklının yarısı okuduğu hikayelerin diyarlarında olurdu. İblisler, kanat ustaları, melekler, ruhlar… Hepsine bayılıyordu. Bir çocuk gibi büyüye, köylüler gibi hayaletlere inanıyordu.”

Olayları öğrenmeden okumayı seviyorsanız yazının devamı sizin için fazla detaylı olabilir. Biz şimdiden uyarımızı yapalım.

Kitap kırılma anı diyebileceğimiz olaylarla dört ana bölüme ayrılıyor. Bu yüzden inceleme yazımızı da dört bölüme ayıracağız.

BÖLÜM I

“Günler geçip gidiyor, duvarlar üstüne üstüne geliyordu. Çölleri ve muhteşem boş şehirleri hayal ediyor, her saniye hayatının akıp gittiğini hissediyordu. Sanki etten kemikten bir kum saatiydi. Kendini özlemle pencerelerden bakarken yakalıyor, gözlerini asla ulaşamayacağı ufuklardan alamıyordu.”

İlk bölüm, Thyon Nero’nun Lazlo’ya ait kitaplar sayesinde Hıçkırık’ın gerçek olduğunu keşfetmesi ve şehirden gelen savaşçıların Zosma Krallığı’ndan yardım istemesi hakkında. Evrenimiz daha da genişlemeye başlıyor ve fantastik ögeler çoğalıyor. Zosma Krallığı büyüye inanılmayan, simyanın daha ön planda tutulduğu bir yer. Lazlo’nun efsanelere olan inancı ve büyüden eser olmayan bir hayatın içinde gerçek olmasını umması, bana bizleri -fantastik evrenlere kaçan okurları- hatırlattı. Bu yüzden Lazlo’yu kendimizden biri gibi görmek oldukça kolay. 

Adı geçmişken beni en çok sinirlendiren karakterlerden biri, altın saçlı ve meşhur simyacı Thyon Nero’dan biraz bahsedelim. Nero, Lazlo’nun aksine, oldukça hırslı bir karakter. Krallık çökmenin eşiğine geldiğinde metalden altın damıtmayı başarmış ve böylece tarihe geçmişti. Fakat başarısının ardındaki sırrın, Lazlo Strange’in yardımı olduğunu kim bilebilirdi ki?  Kitap boyunca ikilinin toksik ilişkisi beni huzursuz etti. Nedense Thyon’un salt kötü karakter olacağını düşünüp dursam da pek tahmin ettiğim gibi olmadı. Özellikle Lazlo’nun odasını bastığı sahnede kendini frenlemesiyle kafamı karıştırdı diyebilirim.

Yine de yaptıkları yabana atılır cinsten değil elbette. Kibrine yenilen ve Lazlo’nun emeklerini hiçe sayan Thyon, sadece emeklerini çalmakla kalmamış, hayallerini de elinden almıştı. İşte Lazlo için en büyük kırılma anlarından biri buydu. Alay edilmeyi, karanlıklarda kalmayı göze alabilirdi ama hayallerinin elinden alınması onun için ölüm demekti. Karakterin tutkuları ve duyguları o kadar güzel anlatılmıştı ki kendinizi Lazlo’nun yerine koymadan edemiyorsunuz. En az onun kadar sinirleniyor, onunla birlikte hayal kırıklığına uğruyorsunuz

Bir diğer önemli karakterimiz ise Hıçkırık halkının lideri, Tizerkane savaşçısı Eril Fane. Diğer karakterlerin onun hakkındaki düşüncelerini fazlasıyla okusak da kendi iç dünyasına pek giremiyoruz maalesef. Umarım ikinci kitapta kendi bakış açısından olayları okuyabiliriz.

Bilmediğimiz bir nedenden ötürü şehirlerini kurtarmak için yardıma muhtaç kalan halk, Zosma’nın tecrübeli bilginlerinden oluşan bir ekiple Hıçkırık’a bir yolculuk planlıyor. Ancak bu gizemi çözmek için seçilenlerden biri tabi ki Lazlo değil, Thyon Nero.

“İlk korkusu büyünün kanıtını hiç görememekti. İkinci olarak, Hıçkırık şehrinin başına ne geldiğini asla öğrenememekten korkuyordu.”

Her türlü haksızlığa sessiz kalan karakterimiz Lazlo’nun bu sefer korkuları ağır basıyor ve gözlerinin önünde hayallerini başkalarının yaşamasını kabullenemiyor. Bir anlık deli cesaretiyle ekibe katılmayı başaran Lazlo Strange’in kendini keşfetme yolculuğu böyle başlıyor. Biz de kitabın ikinci bölümünde büyülü bir dünyaya doğru yola çıkıyor, küçük ipuçlarıyla efsanelerin kapısını aralıyoruz. Hikayenin ilginçleştiği ve betimlemelerin yoğunlaştığı bölüm burası.

Bir kısmını İngilizce bir kısmını Türkçe okudum. Çeviri sonucu betimlemelerin tuhaf kaldığını ve mekanları hayal etmenin zorlaştığını söyleyebilirim.

Bölüm II

“Hikayeler anlatabilirim. Bir sürü hikaye biliyorum.”

Lazlo’nun tek sahip olduğu şey hikayeleri ve hayal gücü. Bu yüzden, kendini diğerlerinden zayıf görse de aslında onu daha güçlü yapan özelliğin bu olduğunu biliyoruz. Çünkü şehre vardıklarında tüm o hikayelerin doğru olduğunu herkes öğreniyor.  Hikaye “Seraphim” ile ilgiliydi.

Seraphim,Serafim veya Seraf; Müslüman, Hristiyan ve Yahudi inancında da geçer. “Tanrıya en yakın göksel varlık” olarak nitelendirilir ve üçer çift kanatları vardır. Daha önce duymamış olsanız bile, mutlaka Ayasofya’daki melek figürlerini görmüşsünüzdür. En meşhur sanatsal örneklerden olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Yazarımızın kitaba adapte ettiği efsanede ise üçü kadın, üçü erkek seraph gökten yeryüzüne inip iblisleri yok ettiğinde insanlar tapınmak için ibadethaneler yapmıştı. Artık onlara tanrı diyorlardı. Hıçkırık halkı bir gün tekrar geri döneceklerine inanıyordu. Dönmüşlerdi dönmesine ama bu sefer onları kurtarmak için değil, köleleştirmek için. 

  Hıçkırık şehrinin üstüne “Mesarthium” denen mavi bir metalden hisar inşa etmiş, insanları kendilerine hizmet etmek için kaçırıp köleleştirmiş ve günlerini gün etmişlerdi. Neden böyle bir yol seçtiklerinin cevabı ilk kitapta yok.

  Eril Fane, onlardan kurtulmadan önce türlü işkencelere maruz kalmış insanlardan sadece biriydi. Tam olarak olayların nasıl geliştiğini bilmesek de liderliğini yaptığı bir isyanla bütün tanrılar ve tanrı tohumlarını öldürüyorlar. İsyanın nasıl başladığı ve geliştiği tam bir muamma. Belki de bilmediğimiz ve devam kitabında çözülecek gizemlerden birisidir.

  Kitapta birçok bakış açısı birbirine giriyor. Karakterler de dahil neyin kutsal, neyin canavar olduğunu sorguluyorsunuz. Büyü neydi?  Simya neydi? Tanrılar ve onların tohumları canavar mıydı? Onlar gerçekten tanrı mıydı değil miydi? Her şeyin mantıklı bir açıklaması var mıydı? Hikaye bu sorularla ilerliyor ve açılıyor.

  Tanrı tohumu demişken biraz da Sarai’den bahsedelim. Sarai ve diğerleri, Hıçkırık halkından habersiz hisarda yaşayan tenleri mavi, yarı tanrı yarı insan çocuklar. Kendilerini gizlemek zorundalar çünkü yaşadıkları anlaşılırsa insanların onlara acımayacağını düşünüyorlar. Pek de haksız sayılmazlar çünkü insanlar hala geçmişin travmalarını atlatabilmiş değil.

  Kitaptaki en büyük açmazlardan biri kimin haklı olduğu. Karakterler arasındaki çatışma da hep buradan patlak veriyor. Gerçek şu ki karakterlerin hepsi kendince haklı. Hepsinin korkuları da acıları da hafife alınacak gibi değil. Bazı kitaplarda şımarık bulduğum ve “Seninki de dert mi?” diye söylendiğim karakterler çok olmuştur. Ancak Hayalci’yi okurken bütün karakterlere az ya da çok hak verdiğimi söylemeliyim.

Bölüm III

“Sence iyi insanlar nefret edemezler mi? Sence iyi insanlar öldüremezler mi? İyi insanlar, kötü insanların yaptığı her şeyi yaparlar Lazlo ve buna adalet derler.”

Lazlo ve diğerleri şehre ulaştıktan sonra Hisar’ı ortadan kaldırmanın yollarını ararken Sarai, gizemli yeteneği sayesinde rüyalarında Lazlo ile tanışıyor. Bu kısımda ikilinin arasındaki bağın ve romantik ilişkilerinin şekillenmesini okuyoruz. Çiftimiz iç ısıtan diyaloglar kuruyor ve sıradanlığın oldukça dışına çıkıyor.

“Bence sen bir masalsın. Bence büyülüsün, cesur ve harikasın. Ve…” Birden utandı. Sadece rüyasında böylesi cesur sözler sarf edebiliyordu. “Umarım beni de hikâyene katarsın.”

  Özellikle ten renklerinin değiştiği sahne, kendimizde hoşlanmadığımız özelliklerin bizi seven insanların gözünde ne kadar eşsiz olduğunu vurgular nitelikte. Sarai yıllarca kendini canavar olarak görmüş, istenmediğini ve asla sevilmediğini hissetmişti. Yıllarca aynı şeyleri hisseden Lazlo ve Sarai tabi ki de birbirlerini en iyi anlayan iki kişi olacaktı. Farklı bağlamlarda ve farklı şekillerde de olsa bir aileye sahip olamamanın, ötekileştirilmenin ve gizlenmeye zorlanmanın açtığı yaraları en iyi onlar anlayabilirlerdi.

“Onların yeri birbirlerinin yanıydı ve bu kaderin en büyük şakalarından biriydi, çünkü aynı yerde olmaları mümkün değildi.”

BÖLÜM IV

  Son bölüm, kitabın dönüm noktası olarak kabul ettiğim bir olayla başladı. Hisar’da hayatta kalmayı başarmış olan diğer tanrı tohumları Minya, Vahşi, Yakut ve Kırlangıç da tıpkı Sarai gibi özel güçlere sahip. İçlerinde en korkutucu olanı ise Minya. Hayaletleri tutsak edebilen ve onlara istediği her şeyi yaptırabilen gücü,  Minya’nın intikam duygusuyla birleştiğinde yıkıcı bir etkiye dönüşüyor. Hıçkırık’ta ölen insanları kendine bağlayıp kendince intikam almaya çalışan Minya’nın asıl amacı ise tamamen farklı. İnsanlar onlara tekrar saldırmaya kalktığında kendi sevdiklerinden oluşturduğu hayalet orduyu üstlerine salmak. Anneleri, babaları, kardeşleri… Ne kadar da acımasız değil mi?

   Lazlo ve Sarai’nin gerçek hayatta nasıl buluşacaklarını merak ediyordum ki Hisar’a çıktıklarında yaşanan kaotiklik hevesimi kursağımda bıraktı. Minya, azılı düşmanlarından intikam almak için hayalet ordusunu üstlerine salmışken Sarai’nin müdahalesi onları kurtardı. Kitapta tek mantıksız bulduğum nokta, önceki gece onu rüyasında uyarmasına rağmen Lazlo’nun Sarai’yi dinlememiş olması.

Hayatta kalan tanrı tohumlarının varlığını öğrendikten sonra ne yapacaklarını düşünürken yazar bize bir sürpriz daha yapmaya karar veriyor ve en can alıcı gerçeği ortaya çıkarıyor. Lazlo’nun bir savaş yetimi, burnu kırık bir kütüphaneci, hayalci ve tuhaf olmaktan fazlası olduğunu; bir tanrı tohumu olduğunu öğreniyoruz. Lazlo’yu küçümseyen herkese buradan selam olsun!

Kitabın sonu bir hayli vurucuydu. Ne olacağını kavradığımda son sayfaları bir süre okumak istemedim. Olabilecek en acımasız ihtimal gerçekleşiyor ve Sarai Hisar’dan düşüp hayatını kaybediyor. Bu andan sonra kitabın en başındaki alıntı anlam kazanıyor;

“Hıçkırık Şehrinde gökten bir kız düştü. Teni mavi, kanı kırmızıydı.”

Tam da tahmin ettiğimiz gibi Minya, Sarai’nin ruhunu yakalayıp kendine bağlıyor.  Böylelikle ikinci kitap için okuyacak çok daha fazla hikayemiz oluyor. Şimdi bile beynimde binbir türlü olasılık dönüyor. Gerçekten zekice bir son olduğunu söylemeliyim, bu kritik olay sonrası yazılabilecekler haddi hesabı yok bana göre.

Hayalci uzun zaman sonra dünyasını en çok sevdiğim kitaplardan oldu. Yalan yok, son sayfalarda kalbim fazlasıyla kırıldı. Her şeye rağmen Laini Taylor, Duman ve Kemiğin Kızı ile zaten sevgimi kazanmıştı. Bu kitabını da oldukça sevdim. Akıcı, heyecanlı ve gizemli olan bu hikaye fantastik ve romantik edebiyat sevenler için biçilmiş kaftan. Yazarımızın da dediği gibi, en güzel hikayeler harika ve canavarlarla doludur. Bu yazının tüm hayalcilere ulaşması dileğiyle, hoşça kalın!

Hazırlayan: Özge KARASU

Bir yanıt

  1. Ellerinize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar