Mit ve Yaşam

“Artık elinde mitolojinin anahtarı var, ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.”

der psikolojinin babalarından Carl Gustav Jung. O’na göre bir çocuk dünyaya geldiğinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi  genlerinde ve bilinçaltında hazır bulunmaktadır. Mitoloji, Türkçeye uyarlanmış haliyle “söylence” demektir. Doğa güçlerini ve  hayal ürünü öykü anlamına gelen ‘mythos’ ile söz ya da akıl anlamındaki ‘logos’ kelimelerinden oluşur. Mitolojiyi güçlü bir kaynaktan çıkan ve sayısız kolları olan bir ırmağa benzetebiliriz. Bense miti bilim ve felsefenin erken zamanlardaki içgüdüsel ifadesi şeklinde görüyorum. Düş gücüne dayalı anlatımlar olmasa Logos da olamazdı. Düşünce ve ilerleme adına ne varsa bunu yaratıcı doğamıza borçluyuz. Saf aklı savunurken insanlığın mitsel geçmişini yadsımak özelikle Rönesans sonrası yükselen ve on dokuzuncu yüzyılda hız kazanan kapitalizmin doğayı nesne, insanı da makineye indirgeyen bakış açısının sonuçlarından biridir. Oysa işin aslı pek de söylendiği gibi değildir. Rönesans ile yeniden doğan antikitedir; mistik felsefedir. Aydınlanma çağına yön veren kişiler sanat, bilim, felsefe ve mitolojiyi aynı potada eritmişlerdir. O yüzden büyücü anlamına da gelen Magus olarak anılmışladır. Hermetizmin bu süreçteki yeri büyüktür.

Mitler, insanoğlunun yaratıcılığının ve üretkenliğinin bir sonucudur. Mitolojinin izlerini sürerek nereden geldiğimizi, şu anda nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi görerek geçmişle de köprü kurarız. Geçmişini iyi kavrayan kişiler köklerini daha iyi keşfederek onların üzerinde daha güçlü bir gelecek inşa edebilir. Tarihin erken dönemlerinde inanç ve sanat yaşamın dışında değil tam ortasındaydı. Mağara devrinden bu yana eski halklar doğayı yorumlama, anlama çabasını hem mistik hem de estetik biçimde yansıtırken sanat da bir nehir gibi genişleyerek kendi yatağını buldu. Zaman içinde ilerleyerek yüzlerce, hatta binlerce yıl önce bugün bile nasıl yaptıklarını çözemediğimiz eserler ürettiler. Bizlere geçmiş hakkında durmaksızın söylenen ise paganların etrafında gördüğü ve korktuğu şeylere tapındığı, bilgisiz olduğu şeklindedir. Tam tersine uygarlık tarihini tarafsız bir gözle incelediğimizde tıp, matematik, astronomi, felsefe ve geometride ilerleyerek etkileyici yapılar inşa etmiş, günümüze olağanüstü sanat eserleri bırakmış medeniyetlerle karşılaşıyoruz. Bazıları belki de çoğumuzdan daha nitelikli kişilerdi. O zamanlardan bugüne bize efsaneler olarak ulaşan bilgiler hep gözlem ve düşüncenin, bir neden-sonuç ilişkisinin sonucudur.  Tüm bunların ışığında o insanlara ilkel demek ancak bizim kısıtlı bakış açımızı yansıtır.

Örneğin iyi bilinen Yunan ve Roma mitolojisindeki on iki tanrılı sistem dünyaya yakın olan on iki gezegeni simgeler. Kullanmakta olduğumuz gün isimlerinin dışındaki pek çok farklı terim de mitolojiden gelir. Antik bilginler güneş sistemimizi ve içindeki gezegenlerin hareketlerini gözlemleyerek özellikle de mevsim döngülerini titizlikle kayda almışlardır. Yakın dönem mitleri diyebileceğimiz bu anlatılar bize uygarlık serüvenindeki insanlığın içsel ve dışsal gelişimini aktarır. Tanrıların yaşadığı yüce dağ Olimpos’ta erkek egemen bir yapı vardır. Aynı dönemdeki topluluklarda da kadının fazla söz hakkı yoktu. Öyleyse aşağısı nasılsa yukarısı da öyleydi diyebiliriz.

Daha eski çağlara uzanırsak, neredeyse tek tanrılı din denilebilecek yaygın bir “Ana Tanrıça” inancı karşımıza çıkar. O dönemlerle sonradan gelen uygarlıklarının toplumsal yapısını karşılaştırınca daha anaerkil bir yapı buluruz. Hatta erken ve geç dönemlerden kalan sanat  eserleri bile bize yaşanan değişimi anlatır.  Eski ve büyük Artemis heykelindeki tanrıça sert, kişiye saygı aşılayan duruşuyla gücü elinde tuttuğunu açıkça belli ediyor. Sonradan yapılan “Güzel Artemis” ise daha sevimli, yumuşak hatlar taşır çünkü artık inanç dişil yönünden iyice uzaklaşmış, kadınlar daha da geri plana itilmiştir. Ki bu süreci adım adım kardeşi Apollo’nun Gaia’nın kutsal hayvanı Python’u öldürmesinde de izleyebiliriz. Dev yılan öldükten sonra görücülük ve şifa yetenekleri bir eril güce geçmiştir. Dişi olan eksik ve kötüdür; dönüştürülmesi ya da yok edilmesi gerekir.

Yılanlardan söz edince Hekate’nin akla gelmesi kaçınılmaz olur. Kendisi Anadolu topraklarındaki son çok yönlü ve üçlü ana tanrıçadır. Yer üstünde, yer altında, karada ve denizde hükmü geçer. Ellerinde farklı anlamlar taşıyan nesnelerden biri de yılandır. Bilinmeyene giden yolu meşalesiyle aydınlatan Hekate, Zeus’un soyundan gelenlerden daha yetkindir. Hesiodos’a göre Güneş Soylular denilen Titan ırkından gelir.Hekate’nin adı 125-180 yılları arasında yaşayan Romalı filozof Lucius Apuleius’un Dönüşümler adlı kitabında şöyle anılır: Bütün Tanrıların ve Tanrıçaların göründüğü tek biçim benim. Gökyüzünün gezegenleri, denizlerin bütün rüzgarları, ve cehennemin acıklı sessizliği benim irademle idare edilir. Tüm dünyada farklı biçimler, gelenekler ve adlarla anılan benim. İnsanların ilki olan Frigler bana Pessinus Tanrılarının anası, kendi topraklarından çıkan Atinalılar Minerva, denizle çevrilmiş Kıbrıslılar Venüs, yay taşıyan Giritliler Diana, üç dil konuşan Sicilyalılar korkunç Proserpine, Eleusisliler eski Tanrıçaları Ceres, bazıları Juno, başkaları Bellona, başkaları Hekate, Ramnusie, her türlü eski öğretinin ustası olan ve bana doğru dürüst törenlerle tapınan Mısırlılar beni doğru ve en eski adımla Kraliçe İsis diye adlandırırlar. Çok yönlü bu tanrıçaya karşı duyulan korkuyu da Medea ve Kirke gibi cadı öykülerinde bulabiliriz. İkisi de  Hekate ile bağlantılı, ölümcül güçleri olan kadınlardır. Okuyup öğrendikçe anlıyoruz ki mitoloji değişkendir. Tıpkı arkeolojik alanlar gibi kazdıkça yeni buluntularla karşılaşırız. Her anlatı doğduğu toprakların gerçeklerinden yola çıkar. İçimizde yaşamaya devam eden mitolojik kahramanlar da insanlığın ortak hafızasında binlerce yıldır kazınmış izlerdir. Her kahramanın bir yolculuğu, özel bir hedefi vardır. Bazen kendisiyle, bazen bilinçatından çıkmış canavarlarla, bazen de kötülerle mücadele eder.

Günümüzde gerçeğe ulaşmak iyice artan bilgi kirliliği içinde giderek zorlaştı; ama bizden gerçekçi olmamız isteniyor. Peki nedir bu çok önemli ve ciddiye alınması gereken gerçek? Birinin doğrusu başkasının yanlışıysa, bugün sevdiğimiz birini yarın sevmeyebiliyorsak nasıl kesin kararlar verebiliriz? Zaman değişse de insan denen canlı aşağı yukarı aynıdır; benzer dürtülerle hareket eder. İyiyle kötünün savaşı bitmez. Mitoloji, doğal olarak politikanın da aracı olmuştur. Halk üzerinde güç sahibi olmaya çalışan iktidar sahipleri, bazen tanrılarla iletişim kurduklarını, bazen de  kendilerinin bir tanrının çocuğu olduğunu iddia ederek kendi mitlerini yaratmışlardır. Burada varılmak istenen arketip ise  firavunlara benzeyen “Tanrı Kral” yani gücü ve emirleri kesinlikle sorgulanmayan bir yöneticidir. Çünkü O, yetkiyi göklerden almıştır, dokunulmazdır.  O’nun kararlarına karşı çıkan lanetlenmiştir.

Mitlerin içinden çıkıp sonradan sorgulayıcı bir şekle bürünen felsefe ise zaman zaman iktidarlara destek vermiş, zaman zaman da iktidarın karşısında durmuştur. Sokrates, iktidara ne kadar karşı çıkmışsa Hegel de iktidarın o kadar yanında yer almıştır. Seneca iktidara ne kadar destek vermişse Diyojen o kadar dışında durmuştur. Söylence ve iktidar ilişkisi de böyledir. Tanrılar kimi zaman bir koruyucu, kimi zaman da uzak durulması gereken birer düşman olmuştur. Prometheus, ateşi çalıp insanlara verdiği için cezalandırılmış; Medusa, yılan saçlı bir canavara dönüştürülmüştür. Mitolojideki iktidar mücadelesi olması gereken yaşamı kurmaya çalışanlarla süregiden düzeni ve kendi çıkarlarını korumak isteyen kişiler arasındaki çatışmayı anımsatır. Roma imparatorları da giderek daha baskıcı olmalarının sonucunda felsefe okullarını yasaklamıştır.

Mitoloji, önce hristiyanlık sonrası ötelenmiş; sonra da katı akılcılık eski efsaneleri çocuk toplumların inandığı masallar olarak kabul etmiştir. Yine de önceleri genellikle sanat eserlerinde rastladığımız bu antik söylenceler zaman içinde refah düzeyi artan toplumların ilgi odağı olmuş, merak uyandırmıştır. Truva‘nın keşfi de bu sürece katkıda bulunmuştur. Elde edilen bulgular masal kahramanı sanılan kişilerin gerçek olduğunu gözler önüne serince antik metinlerin değeri artmıştır. Truva sonrası artan araştırmalar Sümer, Hitit gibi daha derin köklerimize uzanmamızı sağlamış, yeni gelişmelere kapı aralamıştır. Genler ve kültür aracılığıyla bize aktarılan tecrübeler bilimin ışığıyla asıl anlamlarına kavuşmuştur.  Tarihle ilgilenen ve edebiyatı da seven herkesin mitolojiyle yakınlaşması doğaldır. Bu yakınlaşmanın sonucunda da tıpkı bir yazarı veya ressamı kendimize yakın bulduğumuz gibi bazı arketipler ya da kahramanlar bize daha çekici gelir.

Benim en sevdiklerimden biri akılcı savaşın, bilgeliğin ve sanatın tanrıçası, kökleri kadim Mısır ve Libya’ya  dek uzanan Anadolu Tanrıçası Athena’dır. Efsaneye göre baş tanrı Zeus’un kafasından zırhıyla doğmuştur; annesi ise bilgelik tanrıçası Metis’tir. Alanında en yetkin kişilerden biri kabul edilen ünlü dinler tarihi uzmanı ve filozof Mircea Eliade ve dilbilimcimiz, arkeolog yazar Azra Erhat, Athena isminin kökenlerinin bilinemediğini söyler. Athena, sonradan gelen kavimlerce Hellenleştirilerek Yunan ve Roma panteonuna geçmiş, böylece batının sıkça kullandığı güçlü bir simge haline gelmiştir. Avrupa’da pek çok müzede kendisine rastlamak mümkündür. İnançlarından bağımsız olarak pek çok sanatçı böyle bir koruyucu imgeye hayranlık duymuş ve yapıtlarında ele almıştır. Viyana’da parlemento önündeki elinde Nike yani zafer tanrıçasını tutan dev heykelinin anlamı düşünenler için çok derindir. Sanat ve bilim bir kuşun iki kanadı gibidir; zafere götüren başarı ancak bu ikisini de kullanmakla gelebilir.

Türk sözlü ve yazılı edebiyatının mitolojik unsurlardan tamamıyla uzak kaldığını söyleyemeyiz. Dede Korkut bunun en büyük kanıtlarındandır. Türk mitolojisi de bambaşka bir varoluş felsefesiyle, doğaya duyulan üstün bir saygı ve sevgiyle karşılar bizleri. Özellikle ağaç sevgisi, tüm canlıların yaratıcının bir parçası olarak kutsal kabul edilmesi, insanların doğa ruhlarıyla iletişimde olması(hatta evlenmesi) ve Umay Ana’nın güçlü etkisi göze çarpar. Yaratılışa da Ak Ana isimli bir dişi ruh aracılık eder. Mitlerle içinden çıktıkları toplumu yeniden karşılaştırırsak İslamiyet öncesi Türk toplumundaki kadının yerini buluruz.Orhun yazıtlarında  geçen “Umay hatun gibi annem” tanımlaması dikkat çeker. Sonradan bu mitler de döneme göre değiştirilmiş; Adem ile Havva’nın öyküsüne benzer unsurlar betimlenmiştir. Düşünsel yapısıyla tam bir Rönesans adamı olan Fatih Sultan Mehmet çeşitli dillerden tercüme yaptırıp saray kütüphanesine eklettiyse de ondan sonra gelenler aynı ilgiyi göstermemiştir. Avrupa’da ortaya çıkan Rönesans hareketi insanla doğayı kaynaştırırken antik Yunan değerlerinin “İlyada ve Odessa” ile yeniden doğmasını sağlamıştır. Batı’dan yansıyan değişimlerin ortaya çıkardığı eski kaynaklara, mitolojik kökenlere dönme fikri aydınlarımızın sonradan dikkatini çekse de Türk mitolojisi; Hitit mitolojisi ve  Doğu mitleri gereken önem verilmemiştir. Bugün bile bu sorun tam olarak çözülememiştir.

Osmanlı’nın kısmen modernleşmesiyle birlikte yavaş yavaş bazı değişimler yaşanmıştır. Namık Kemal‘in “Celaleddin Harzemşah” adlı eserinde mitolojik göndermeler vardır. Şemsettin Sami 1878 yılında yayınlanan “İnsan” adlı eserinde, insanın ne olduğunu, yeryüzünde ne zaman ortaya çıktığını tartışmıştır. Doğu ve Batı dillerinden sekiz dil bilmesi, saray mütercimliği yapması sonucu pek çok kişi ve kaynağa ulaşması zor olmamıştır. 1890’da yazarın Esatir adlı kitabında, Yunan ve Roma mitolojisinin yanında Hint mitleri ve pek çok farklı dünya mitini de ele alır. Yine 1890 yılında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde Ahmet Mithat EfendiMitoloji ve Şiir” ile “Tekrar Mitoloji ve Şiir” adlı makalelerinde-klasikler göz önüne çıkmıştr. Bütün bunların sonucunda, 1900 yılında İlyada’nın ilk çevirisi “İlyas yahud Şair-i Şehir Omiros” olarak Selanikli Hilmi tarafından yayımlanmış ve yeni açılımlar yaşanmıştır. Servet-i Fünun döneminde II. Meşrutiyet’in ilanınından sonra  da mitolojiye ilgi artar. “Yunani Kadim Tarih-i Edebiyatı”ve “Yunan Tarih-i Edebiyatı” bu döneme damgasını vuran eserlerdir. 1910’lu yıllarda Yunan tarihine ve mitolojisine olan ilgi “Nev-Yunanilik” kapsamında bir edebi akım haline gelmiştir. Yahya Kemal ve Fransız edebiyatına olan ilgisiyle bilinen Yakup Kadri, bu anlayışın temsilcisi olmuşlardır.

Atatürk de mitolojinin farklı halkları ve uygarlıkları tanımak için iyi bir yol olduğunu düşünmüş, hepsiyle yakından ilgilenmiştir. Japonya veliahtının ziyareti sırasında Japon mitolojisini anlatarak onu şaşırtacak kadar bilgiliydi. Okuduğu çeşitli mitoloji kitaplarının üzerine aldığı karşılaştırmalı notlar uygarlık tarihine ve insanlığın ortak mirasına duyduğu saygının bir ifadesidir. Atatürk Devrimleri’nin tamamen batıya dönük bir çaba olduğu düşüncesi de aydınlanma karşıtlarınca öne sürülen yanlış savlardan biridir. Kurtuluş Savaşı yıllarında, cephede yakın arkadaşlarına savaştan sonra Ankara’da bir Hitit Müzesi kurmayı düşündüğünü söyleyen Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu kültür tarihini ve arkeoloji çalışmalarını yakından izlemiş, 1932 yılında Hitit ve Asyanik Araştırmalar Derneği tarafından Fransa’da yayınlanmaya başlayan “Revue Hittite et Asianique” isimli derginin sponsoru olarak ayakta kalmasını sağlamıştır. Atatürk, ayrıca Sümerler, Hititler ve Etrüskler üzerine yapılan incelemeleri desteklemiş ve önemli bir gemiye Etrüsk adını vermiştir. Hayatı boyunca farklı ülkelere Tahsin Mayatepek gibi kişieri göndererek kayıp uygarlıkları ve az bilinen kültürleri hakkında daha çok bilgi sahibi olmaya çalışmıştır. 1 Ekim 1921’de Ankara Kalesinin Akkale Burcunda, daha sonra Anadolu Medeniyetleri ve Etnografya müzelerinin çekirdeğini oluşturacak olan “Asar-ı Atika” Müzesi kurulmuştur.   Cumhuriyet dönemi sonrasında ise Atatürk’ü ve Kurtuluş Şavaşı’nı destanlaştıran eserler karşımıza çıkar; hatta Rönesans‘a ilham veren fikirlerin Yunan değil Anadolu çıkışlı olduğunu savunan Mavi Anadoluculuk akımı gelişir. Akımın öncüsü Halikarnas Balıkçısı, antik kültürün Türk edebiyatına yerleşmesinde önemli bir yer alır. Azra Erhat, Sabahattin Eyuboğlu ve İsmet Zeki Eyuboğlu da diğer önde gelen isimlerdir.

Çağlar boyu süren yaşanmışlığı ve anlatıları ne kadar yazsak ve söylesek bütünüyle aktarmak zor. Yine de son söz olarak şunu eklemek isterim: Hint düşüncesine göre, kişisel egolarımız okyanustaki birer ada gibidir. Oradan kendi dünyamıza ve birbirimize bakarız ve birbirimizden ayrı varlıklar olduğumuzu düşünürüz. Göremediğimiz şey ise, birbirimize suların dibindeki okyanus katı ile bağlı olduğumuz gerçeğidir.

Gerçek düşlerde buluşmak üzere…

Hazırlayan: Evrim Gökçelik

  1. Dilek hincal

    Muhteşem tespitler, harika ifadeler ,yüreğinize kaleminize sağlık

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Yazılar